Kurumsal sayfa

RECAİ KUTAN'DAN

Recai Kutan'ın Erbakan Hocayı An(la)ma Toplantısı Konuşması

27.02.2014ANASAYFA

ESAM Genel BaşkanıSayın Recai KUTAN Beyin

Vefatının 3. Yılında

Anadolu Gençlik Derneği KayseriŞubesi

"ERBAKANI ANMA ve ANLAMA TOPLANTISI"

Konuşma Metni

27 Şubat 2014

Yeryüzünde iyinin, güzelin, adaletin, huzur ve barışın, Hakk’ın hâkimiyeti için mücadele eden mücahit ve mücahide, kardeşlerim,

Sizleri hürmet ve muhabbetle selamlıyor, bu toplantının ülkemiz, bütün İslam ve insanlık âlemi için hayırlara vesile olmasınıCenab-ıHak’tan diliyorum.

27 Şubat 2011 günü, emsali görülmemişmuhteşem bir kalabalığın dualarıyla, “Rahmet-i Rahman”a uğurladığımız, Milli Görüş Lideri Merhum Necmettin Erbakan Hocamızı, vefatının üçüncüyılında hasret duygularıyla anmak ve anlamak üzere bir aradayız. Böyle bir toplantıyıorganize ederek “Ahde Vefa”nın en güzel örneğini veren kardeşlerimi yürekten tebrik ediyorum.

Böylesine anlamlıbir toplantıda, merhum hocamız hakkında konuşmak üzere bana da görev verildi. Hocamızıanlatmak benim için en büyük bir onurdur. Konuşmamın başında Cenab-ıHak’tan ona rahmet ve mağfiret diliyorum.

Merhum hocamızla, 1947 yılında İTÜ’ye öğrenci olarak girdiğimde tanıştım. O yıl ben birinci, Hocamız son sınıftaydı. Teknik üniversitede başlayan, iyi günlerde, kötügünlerde, sosyal ve kültürel faaliyetlerde, siyasette ve yaklaşık bir yıl süreli hapishane hayatında hocamızla 66 yıl beraber olduk. Dolayısıyla hocamız hakkında anlatacak o kadar çok şey var ki!

Bir ömür boyu cihat etmişve İslam Âlemini de etkilemiş, bunun karşılığında, en büyük haksızlık ve zulümlere uğramışErbakan hocamızı, bu kısa süre içerisinde anlatmanın zorluğunu takdir edersiniz. Bunun için Hocamızın en önemli özelliklerinden kısaca bahsedecek, “Erbakan kimdir? Hangi dava için ömür boyu cihat yapmıştır? Çile çekmiştir?”sorusuna cevap vermeye çalışacağım.

 

ERBAKAN KİMDİR?

Erbakan hocamızın çocukluğundan itibaren hayat çizgisine bir bakalım. Cenab-ıHakkın lütfuyla adım adım liderliğe yükseldiğini görürsünüz.

  • Aileden iyi bir İslami eğitim aldı.

  • Eğitim hayatı hep birinciliklerle geçti.

  • Liseyi birincilikle bitirdi.

  • İstanbul Teknik Üniversitesine birincilikle girdi. Giriş imtihanında gösterdiği büyük başarıdan dolayı eğitime ikinci sınıftan başlatıldı. Böylece Demirel’le aynı sınıfta oldular.

  • İTÜ’den birincilikle mezun oldu.

İTÜmotor kürsüsüne asistan olunca, araştırma çalışmalarıyapmak üzere üniversite tarafından Almanya’ya gönderildi. Çok kısa zamanda Almanya’da 3 tez hazırladı. Bu tezler Alman ilim çevrelerinde çok büyük ilgi gördü. Bu tezlerden birisi ile 1953 yılında 27 yaşında Türkiye’nin ‘‘en gençdoçenti’’oldu. Yine kısa bir süre sonra profesör oldu. Böylece çok gençyaşta maddi ilimlerde gerçek bir ilim adamıünvanına sahip oldu. Bu başarıların temelinde, Hoca’nın Cenab-ıHakkın lütfettiği muhteşem zekâve hafızası, inancı, sabrıve azmi vardır.

Erbakan Hoca çok iyi bir İslami terbiye almış, samimi bir dindar idi. Henüz lisede öğrenci iken İstanbul’un büyük âlimiHüsrev Hoca’dan ders almaktaydı. İTÜöğrenciliğinden itibaren de ardıardına 3 büyük ‘‘mürşit’’ten (HacıHasip Serezi, Abdülaziz Bekine ve Mehmet Zahit Koktu) feyiz aldı. Böylece maddi ilimlerdeki başarılarına ilaveten güçlübir ‘‘İslami alt yapı’’ya da sahip oldu. Allah lafzınıhiçdilinden düşürmez, önüne beyaz bir kâğıt aldığında, yazmaya başlamadan önce kâğıdın sağüst köşesine mutlaka besmele yazardı.

Her toplantıyımutlaka ‘‘Fatiha’’ ile açar, ‘‘Fatiha’’ ile kapatırdı. Son derece nazik bir şahsiyetti.

Hastalandığında hastanede, kıpırdamaya mecali yokken bile, bir kez olsun namazınıaksatmamıştı. Son günlerinde abdest alamayacak duruma gelince, arkadaşlarımızdan teyemmüm için kiremit istemişti. Netice olarak Hocamız hayatınıİslam’a adamışbir mümindi.

Halkımızın büyük bir bölümüböyle bir liderin değerini çok iyi anlamışve ona en yakışan ve uyan ‘‘Mücahit Erbakan’’ ve‘‘Erbakan Hoca’’ sıfatlarınılayık görmüştü.

Değerli Kardeşlerim,

ERBAKAN NE İSTİYORDU? DAVASI NEYDİ?

ERBAKAN HOCA VE CİHAD

Rahmetli hocamız kamuoyu tarafından hep siyasetçi kişiliği ile tanındı. Oysa âcizane en yakınındaki isimlerden biri olarak söylüyorum ki, Hocamız hiçbir zaman siyaset yapmadı. O ibadet aşkıyla, cihat ruhuyla çalıştı. Bu yüzden, “Biz siyaset yapmıyoruz, Allah rızasıiçin cihat ediyoruz”derdi.

Merhum Hocamız,

  • Hakk’ın rızasını kazanmak,

  • Yeryüzünde Hakkı hâkim kılmak,

  • “Yaşanabilir Bir Türkiye” ve “Yeniden Büyük Türkiye”yi inşa etmek,

  • Bu ülkede herkesin inandığı gibi yaşayabilmesini sağlamak,

  • Hak ve adalet temelli "Yeni Bir Dünya"yı gerçekleştirmek,

  • Kısaca “CİHAD” farzını yerine getirmek için, gecesini gündüzüne katmış “Emsalsiz Bir Lider” idi.

    O, İslam’ın sadece namaz, oruç, hac gibi bireysel ibadetlerden ibaret olmadığını, CİHAD’ın da, en büyük ibadet olduğunu söylüyordu. Gençlere de şartlar ne olursa olsun Hakk’ın hâkimiyeti için çalışılmasını, nefis terbiyesinin esas alınmasını ve maneviyatçı olmayı, hep “meşruiyet” sınırları içinde kalıp, sağcı-solcu, ilerici gerici ve benzeri çatışmaların hepsinden uzak durmalarını öğütlüyordu. Her vesileyle ‘‘Namaz dinin direği, cihad ise zirvesidir’’,Cihad,Kuran-ıKerimde en fazla sayıda ayette emredilen bir ibadettir‘‘Biz siyaset değil, cihad yapıyoruz’’ diyordu.

    Önüne;

  • Dünya çapında bir ilim adamı olabilme,

  • Büyük servetler kazanabilme,

  • Rahat, huzurlu bir hayat gibi, dünya hayatının nimetleri serilmiş iken, o şuurlu bir Müslüman’ın sorumluluk anlayışıyla zoru, cihad yolunu seçti. Böylece bütün ‘‘Şer Güçleri’’ karşısına aldı.

    ERBAKANIN DİĞER KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ

  • Erbakan, zarif, kibar, şık giyimli, hoşgörülü, bütün insanları kucaklayan bir liderdi.

  • Nüktedan ve esprili söylemi olan, sempatik ve duygusal bir insandı.

  • Çok çalışkandı. Gece gündüz koşuşturmasına rağmen ağzından “yoruldum” kelimesini duyan olmamıştı.

  • Erbakan’ın en önemli özelliklerinden biri de “MÜCADELECİLİĞİ”dir. Onun siyasi anlayışının temelinde “HAK-BATIL” mücadelesi vardır. Bu yüzden onun mücadele alanı, HAK-BATIL mücadelesi yapılan her yerdir.

  • Erbakan büyük bir organizasyon kabiliyetine de sahipti. Partilerimizin teşkilatlanma ve çalışma prensipleri her yönüyle mükemmeldi. Her dönemde çok sayıda “Milli Görüşçü Sivil Toplum Kuruluşları” da organize edilmişti.

  • Bir kerecik bile olsa, azminin, heyecanının, moralinin bozulduğuna şahit olunmamıştı.

  • Erbakan, gerçek anlamda bir “Devlet Adamı” idi.

  • Kendisine yöneltilen “Hocam bir gün emri hak vaki olduğunda” Nasıl hatırlanmak, anılmak istersiniz?” sorusuna “Malıyla, canıyla Cihad eden bir Müslüman olarak hatırlanmak isterim” cevabını vermişti.

    Muhterem Kardeşlerim,

Erbakan Hoca, Almanya’dan dönüşte hep, ‘‘Bizim Almanlardan ne farkımız var? Niçin biz kendi yerli motorumuzu yapmıyoruz’’diye dertleniyordu.

Mürşidi Muhammed Zahid KOTKU'nun (RA) da tavsiyeleri ile 200 ortaklı“GümüşMotor”Şirketini kurdu. Erbakan Hoca bütün arkadaşlarının da şirkete ortak olmalarınıistedi. Ben de 5 bin lira ile şirkete ortak olmuştum.

Fabrika 1960 yılında birçok engellemelere rağmen, seri üretim yapmaya başladı. Ama ithalatçıve montajcıbazıfirmalar ise, bu milli tesisi batırmak için çalışmakta idiler. Erbakan, Türkiye mutlaka sanayileşmelidir inancındaydı.

Türkiye’nin sanayileşmesinde, Türkiye Odalar Birliği önemli imkânlara sahipti. Özel sektöre tahsis edilecek dövizin dağıtımı, Odalar Birliği tarafından yapılıyordu. O güne kadar bu kısıtlıimkânlar, çoğunlukla İstanbul’daki büyük firmalara gitmekteydi. Bu imkânları, ülke yararına daha iyi kullanabilmek amacıyla Erbakan Hoca, sırasıyla bu kurumda Sanayi Dairesi Başkanı, Genel Sekreter ve Genel Başkan olarak görev aldı. Döviz dağıtımını, hazırladığıadil bir puanlama sistemiyle yapmaya başlayınca, Anadolu’daki küçük sanayi şirketleri de dövizden pay sahibi oldular. Bu da onların kısa bir sürede gelişip, büyümelerini sağladı.

İstanbul çevresindeki bazıbüyük sermaye gruplarıbundan rahatsız idiler. Onların gayretleriyle, şirket genel kurulunda Genel Başkan seçilmişolan Erbakan, Demirel ile Hükümeti tarafından, polis marifetiyle şirketten uzaklaştırıldı.

Bu çalışmaların yanısıra o dönemde Erbakan Türkiye genelinde;

  • İlim ve İslam

  • Ortak Pazar

    ve diğer önemli ülke sorunları hakkında konferanslar da vermekteydi. Bir ilim adamı olarak verdiği “İlim ve İslam” konferansında yaptığı şu açıklamalar halkımızı çok etkiliyordu. “Bütün ilmi gelişmelerin temelinde İslam Âlimleri vardır. Bugün “BATI İLMİ” diye iddia edilen fiziğin, kimyanın, matematiğin, astronominin, tıbbın, tarih ve coğrafyanın kurucuları Müslümanlardır" diyerek, Müslümanlara “hafıza”sını hatırlatıyor, Onlara güçlerini, coğrafyalarının önemini ve tarihi mirasımızı gösteriyordu. Bu konferansların sonucunda halkımız Erbakan’ı daha yakından tanımış oldu.

    Muhterem Kardeşlerim,

    Bütün bu tecrübelerden sonra, siyasi gücün önemini anlayan Erbakan 1969’da Konya’dan bağımsız aday olmaya karar verdi.

    Seçim çalışmaları için mükemmel bir organizasyon yapıldı. Konya dışından da çok sayıda Müslüman Entellektüel ve genç çalışmalarda destek oldular.

    Erbakan Hocamız, 1969 yılında çok zor şartlarda ilk seçim çalışmalarına başladığında, Konya’da yaşlı bir zat kendisine şöyle demişti:

    “Hoca” demişti. “Doğru şeyler söylüyorsun. Lakin bir çiçekle bahar gelmez ki!”

    Hocamız tarihe geçen şu cevabını ilk orada söylemişti;

    “Bey Amca sen de doğru söylüyorsun. Evet, bir çiçekle bahar gelmez. Ama unutma ki her bahar, bir çiçekle başlar.”

    Ben bu salona baktığımda, binlerce genççiçek görüyorum. Ve biliyorum ki, bu bahar tablosunu büyüölçüde 1969 yılında Konyada açan o ilk çiçeğe, Erbakan Hocamıza borçluyuz.

     Hocamız çok büyük oy alarak Parlamentoya girdi. AP’den ayrılan 2 milletvekili Hüseyin Abbas ve Hüsamettin Akmumcu ile birlikte mecliste, Müslümanların sesi ve davacısı oldular. Yepyeni mesajlarla mecliste en etkili çalışmaları yapıyorlardı. Onların çok farklı bir dil ve çok farklı yorumları hayret uyandırıyordu.

    Erbakan Hoca’ya soruluyordu. ‘‘Çok farklı şeyler söylüyor, zihniyetimiz ‘‘MİLLİ GÖRÜŞ’’ diyorsunuz. ‘‘Nedir şu Milli Görüş? ’’ Hocamız da soruyu “Milli Görüş, bu AZİZ Millet’in değerlerini, inancını, tarihini, kültürünü temsil eden görüştür. “Millet-i İbrahim” düsturundan kaynaklanan ve Hakk’ı üstün gören;

  • Barış ve huzuru

  • Hürriyeti

  • Adaleti

  • Refahı

  • Saygınlık ve onuru temsil eden

    Milli Görüş, milletimizin aslına dönüş hareketidir” diye cevaplandırıyordu.

    Bazen de “Milli Görüşün ne olduğunu anlayamıyoruz” diyenlere de ‘‘Herhangi bir kimse,

  • Malazgirt’te inanışın şahlanışını yaşamadan,

  • Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan,

  • Ulubatlı Hasan olup, İstanbul’u fethetmeden,

  • Sultan Fatih olup denize atını sürmeden,

  • Seyyid Çavuş olup, 250 kiloluk mermiyi ‘‘Ya Allah’’ deyip namluya sürmeden,

  • Sakarya siperlerine girmeden Milli Görüş’ün ne olduğunu anlayamaz’’ diyordu.

    MİLLİNİZAM PARTİSİKURULUYOR (24 Ocak 1970)

    Bir süre sonra Milli Nizam Partisi’nin kurulması için karar verildi. MNP’nin kurulması, özellikle Müslüman entelektüeller tarafından çok büyük destek gördü.

    En büyün desteği verenler arasında, rahmetli Necip Fazıl Kısakürek, Sebilü'r-Reşat Dergisi’nin Sahibi rahmetli Eşref Edip, Türkiye Yayınevi Sahibi Tahsin Demiray ve buna benzer birçok önemli isim.

    Nitekim Milli Nizam ismini teklif eden de Eşref Edip’tir. MNP, birden bire Türkiye genelinde süratle yayılmaya başladı. Ortaya atılan görüşler, sloganlar, o güne kadar hiç duyulmamış şeylerdi.

    Kuruluşun ardından, Erbakan Hoca şöyle diyordu; “Bazı çevreler Türkiye’de “Tek Tip Parti”, “Tek Tip İnsan” olsun anlayışındadır. Tek tip parti anlayışı ve ideolojik devletler, 1940’lı yıllarda kalmıştır. Hiç kimsenin Türkiye’yi 1940’lara geri götürmeye hakkı yoktur. Bu demokrasi anlayışımızla kurduğumuz MNP, zihniyet itibarıyla adı ister sağcı, ister solcu, ister liberal olsun diğer partilerin hepsinden farklıdır. Çünkü bizim onlardan farklı değerlerimiz var. Biz milli, manevi ve ahlaki değerleri, maddi değerlerin önünde tutan, bu aziz milletin, inancını, tarihini, kültürünü temsil eden bir topluluğuz. MNP bu ülkenin tek sivil ve yerli partisidir.”

    Milli Görüşçügençler de,  

    Hür Dünyanın göbeğine

    Milli Nizam yazacağız.

Kuşların gözbebeğine,

Milli Nizam yazacağız

 

Koç burcuna, yay burcuna,

Bebeklerin avucuna,

Minarelerin ucuna,

Milli Nizam yazacağız”

Milli Nizam marşınısöyleyerek, dağlara taşlara “Önce Ahlak ve Maneviyat”yazıp, millete “Kendi özüne, tarihine, kültürüne sahip çıkma”daveti yapılıyordu.

Milli Görüşün siyaset sahnesine çıkışıyla, Türkiye sathında dağınık, milli, manevi ve ahlaki değerlere sahip gruplar bir araya geldiler. Halkın yığın yığın MNP’ye katılmalarıAP ve CHP’yi ürkütüyordu. İsmet Paşa, ‘‘Bir mühendis efendi çıkmış, okullarda İmam-ıGazaliyi, İmam-ıRabbaniyi de okutacağız diyormuş. Böyle bir şey olamaz.’’ diyordu.

Erbakan imkânsızlıklar içerisinde, il ve ilçeleri, köy ve mahalleleri dolaşıyor, halkıMilli GörüşHareketine davet ediyordu.

Ziyaret ettiği bir kahvede 15-20 kişi de olsa bir sandalyeye çıkarak onlara hitap ederdi. Erbakan Hocamla birlikte yaptığımız bir seyahatteki kahve toplantımızda yaşlıbir zatın komşularına “Hemşerilerim, bu Profesör Efendi Allah kelamıve hadislerden bahsediyor, bunlar diğer siyasilerden farklılar. Gelin hep birlikte onlara destek olalım.”dediğini tebessümle hatırlamaktayım. Bu çok yoğun ve zor çalışmalar ile İslami duyarlılığıolan kitleleri siyasetin merkezine o taşıdı. O güne kadar dindarlar, hep siyasetin dışında kalmayıtercih ediyorlardı. O inançlıkitlelere “Siyasi Bilinç”kazandırdı. Ezilen, horlanan ve baskıaltında olan kitlelere siyasi örgütlenmeyi öğretti.

Gençlere, gelişmeleri yönünde sürekli destek oldu. Böylece onun öncülüğünde Anadolu’nun işçi, köylüve esnafın çocukları, siyasetin her kademesinde yer alabildiler.

Muhafazakâr hanımlara da teşkilatlarında görev vererek onların davalarına faal olmalarınısağladı.

MİLLİNİZAM PARTİSİKAPATILIYOR

Milli Nizam Partisi uydurma gerekçelerle ve hukuk dışıbir uygulama ile kapatıldı.

Başka bir lider olsa, partisi kapatılınca morali bozulur, siyaseti terk ederdi. Milli Nizam Partisi kapatılınca, teşkilat mensuplarıAnkara’ya gelip, merakla Süleyman Arif Emre ağabeyimize soruyorlardı. ‘‘Ağabey, Şimdi ne yapacağız?’’O da bilge bir tavır ile;

  • Bir kimsenin abdesti bozulursa ne yapar?

  • Ağabey, Gider yeni bir abdest alır.

  • Biz de abdestimizi yenileyecek ve yeni bir parti kuracağız’’ diye cevaplandırıyordu.

    MNP’nin ardından kurulan MSP, RP ve FP’de aynı hukuk dışı anlayışla kapatıldı. Ama Milli Görüşçüleri yıldıramadılar. Böylesine haksız bir uygulama karşısında, Erbakan Hoca ve arkadaşları ise “Biz demirci örsündeki çeliğe benzeriz. Dövüldükçe daha da güçleniriz” diyorlar ve kapatmayı önemsemiyorlardı.

    İktidardaki hükümetin en büyük ortağı RP’nin kapatılmasından sonra, Erbakan hoca şunları söylemişti: “Bütün camiamıza sesleniyorum. Her zamankinden daha fazla huzura, sükûnete riayet edelim. Bu olay aslında tarihin akışı içinde fevkalade basit bir olaydır.” Bu üslup, özlenen bir lideri, yüreği vatan ve millet aşkıyla yanan gerçek bir devlet adamını yansıtmaktadır.

     

    RPNİN ANAYASA MAHKEMESİNDEKİ KAPATMA DAVASI

    RP’nin Anayasa Mahkemesindeki kapatma davası, 18 Kasım 1997 günü başladı. Bu tarihten bir süre önce Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş iddianamesini hazırlamış, bu iddianameyi Anayasa Mahkemesine göndermeden önce mutad olmayan bir usulle basın mensuplarını makamına davet etmiş, dava hakkındaki görüşlerini onlara açıklamıştı.

    Savunma için hukukçularımızla birlikte Hocamızın çalışma bürosunda toplandık. Müzakerelerin sonunda savunmanın muhterem Erbakan tarafından yapılması kararlaştırıldı. Hocamızın savunması tam 4,5 saat sürdü. Mahkeme heyeti savunmayı, bir mühendis çetrefilli bir hukuk meselesini,  bu kadar vukufiyetle nasıl anlatabiliyor hayret duygularıyla dinliyorlardı.

     Ama 16 Ocak 1998 ‘de RP’nin kapatma kararını verdiler. Milletimiz de hayranlık içerisinde mahkemeyi takip ediyordu. Milletimizin hissiyatına tercüman olan değerli gazeteci Ahmet Taşgetiren “Seni Seviyoruz Savunan Adam” başlıklı bir makale yazmıştı.

    Ben de şimdi huzurlarınızda rahmetli Hocamıza sesleniyorum      “Seni Seviyoruz Savunan Adam!”

    Fazilet Partisi de aynı anlayışla, 22 Haziran 2001 tarihinde kapatıldı. Onun üzerine 25 Haziran 2001 günü mecliste şu konuşmayı yapmıştım.

    “Geçen hafta, ana muhalefet partisinin genel başkanıydım. Şimdi sizleri sadece bağımsız bir milletvekili olarak selamlıyorum. Ana muhalefet partisini millet değil, mahkeme kapattı. Bu mahkeme kararı uygulanacaktır. Ancak bu karar, toplum vicdanı tarafından kabul edilmemiştir ve edilmeyecektir. Çünkü bu karar yanlış ve haksız bir karardır. Bazı çevreler, Türkiye de tek tip parti olsun istiyor. Demokrasilerde esas olan, farklılıktır ve bireydir. Değerli arkadaşlarım, Birbirimizi, milletimizi ve dünyayı kandırmayalım açık ve samimi olalım. Türkiye’de gerçek anlamda demokrasi yoktur. Evet, sadece bir demokrasi oyunu oynanmaktadır ve maalesef siyasi partilerde bu oyunu oynamaktadırlar.

    Başsavcı tarafından hazırlanan iddianamede, FP için “kan emici vampirler, bünyeyi saran metastas yapmış habis ur” tabirlerinin kullanılması, bu davanın nasıl bir ruh hali ile açıldığını ortaya koymaktadır. Evet, partimiz kapatıldı ama asla yenilmedik.

    Peki, bu partiler ne için kapatıldılar? Erbakan Hoca ve arkadaşları niçin yaklaşık bir yıl hapis yattılar? Suçları neydi?

    Milli Görüş partileri, anarşi, terör, rüşvet ve yolsuzluğa karıştıkları gerekçesiyle değil, hala ne oldukları net bir şekilde tarif edilememiş, olan “irticai faaliyetler” ve “laiklik ihlali” gibi uydurma iddialarla kapatılmışlardır. 28 Şubat’ın baş mimarlarından Güven Erkaya her vesileyle, “irtica, PKK’dan daha tehlikelidir.” diyordu.

    Gerçekte dış güçler ve Türkiye’deki yandaşları, ülkemizdeki “İslami Uyanışı” büyük bir tehlike olarak görmekteydiler.

    ERBAKANA YAPILAN HAKSIZLIKLAR, ZULÜMLER VE

    28 ŞUBAT

    Cihat bayrağını açarak, İslam Âlemi’ne de büyük etkiler yapan ERBAKAN hep meşruiyet sınırları içinde kalmasına rağmen, hiçbir siyasetçinin görmediği yasadışı iftira, haksızlık ve hatta zulümlere maruz kaldı.

    Mevcut düzene teslim olmayıp, düzeni ve resmi ideolojiyi sorgulayanların akıbeti hep böyle olmuştur.

    Erbakan 12 Eylül 1980 darbesinin ardından çok sayıda arkadaşıyla birlikte tutuklandı ve yaklaşık bir yıl tutuklu kaldı. 5 yıllık bir sürede de Mamak Askeri Mahkemesine taşındı. Sonunda 4 yıllık hapis cezasına çarptırıldı. Askeri yargıtayın kararı bozması üzerine beraat etti.

    Fazilet Partisi’ni kapatma fezlekesinde savcı, Erbakan ve arkadaşlarına “Metastaz yapmış habis ur, kan içici vampirler” sıfatını kullanıldığı için yaptığımız şikâyet üzerine, durumu inceleyen Yargıtay heyeti, bu sözlerde  herhangi bir suç unsuru olmadığına karar vermişti.

    RP’nin Hazine yardımının harcanmasıyla ilgili olarak Erbakan’a 24 ay hapis ve 12 trilyon ödeme cezası verildi.

    Bingöl ve Urfa’da yapmış olduğu konuşmalarına birer yıl hapis cezası verildi.

    Tarafsız çevrelerin, yakın tarihin en başarılı hükümeti saydığı 54. Erbakan Hükümeti Post-Modern bir darbeyle yıkıldı.

    28 ŞUBAT POST- MODERN DARBESİ

    28 Şubat, 1960’dan itibaren gerçekleştirilen darbeler arasında, bazı yönleriyle, en zararlı, en kapsamlı, en utanç verici olanıdır.

    28 Şubat asla yerli bir proje değildir. Son derece iyi planlanmış olan bu 28 Şubat Projesi, Türkiye’den yanlarına aldıkları “Medya, Sermaye, Bürokrasi” Şeytan Üçgeni ve basının “5li çete” diye isimlendirdiği; “Türk-İş, DİSK, TOBB, TİSK ve TESK koalisyonu”, “Tüsiad  Atlantik ötesi ve ortakları ve Tel Aviv kadrolarıyla Türkiye’de yeni bir DÜZEN inşa etmeyi hedeflemişti.

    28 Şubat Post-Modern Darbesinin yukarıda sayılan aktörleri; askeriyede, yargıda, bürokraside, sermayede, medyada ve finans dünyasında kendilerinin yerleşik düzeni için, ülkede güçlenen bir İslamlaşma eğilimini büyük bir tehlike olarak gördüler.

    Türkiye’de başlayan, buradan da Müslüman Ülkeleri de etkileyen İslami uyanışta, Necmettin Erbakan’ın yaptığı çalışmaların da etkili olduğunu gördükleri için, ERBAKAN’ı hedef olarak seçmişlerdi.

    BATI ÇALIŞMA GRUBU (BÇG)    

    Milli Görüş’ün siyasette önlenemeyen yükselişini önlemek üzere, “irtica’yı önleme” iddiasıyla BÇG kuruldu. Batı Çalışma Grubunun fikir babası “İrtica PKK’dan daha tehlikelidir” diyen Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven ERKAYA idi.

    TÜSİAD’da, RP’nin yükselişinin nasıl önlenebileceğini tespit maksadıyla bir araştırma yaptırmıştı.

    TÜSİAD’ın öncülüğünde, Tüsiad, Türk-İş, DİSK, TESK ve TOBB (5’li Çete) Atina’da bir toplantı düzenlemişlerdi. Bu toplantıda araştırma raporunda teklif edilen tedbirleri ve bunların uygulanmasını müzakere ettiler.

    Toplantının ardından, 11 gün süreyle Hürriyet, Milliyet, Sabah Gazetelerinde tam sayfa ilanlarla, Refah-Yol Hükümetine karşı çıkıldı. Genel Kurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak’ın açıklamalarına göre, 28 Şubat sürecinin başlangıcı 11 Ocak 1997’de Genel Kurmay’a davet edilen Cumhurbaşkanı Demirel’e verilen BRİFİNGDİR.

    Şubat 1997’de Sincan’da tanklar yürütüldü. 20 Şubat 1997’de Çevik Bir, ABD’de “Sincan’da Demokrasiye balans ayarı yaptık” diyordu.

    5 Ağustos 1996 akşamı Başbakanlık Konutunda, Askeri Şura Üyelerine verilen yemekte Güven Erkaya kendisine rakı ikram edilmesini ısrarla istemişti.

    Güven Erkaya bu konuda bir gazeteciye şunları söylemişti: “Yemekten sonra eve gittiğimde, Genel Kurmay Başkanı Karadayı telefon etti. Aferin Güven çok iyi yaptın. Ben de şarap istemiştim.” dedi.

    Genel Kurmay’da aşağıdaki gruplara irtica brifingi verildi.

  • İş dünyası ileri gelenlerine,

  • Yüksek yargı üyelerine,

  • DGM Savcı ve Hâkimlerine,

  • Ankara Adliyesindeki Savcı ve Hâkimlere,

  • Basın Mensuplarına

     

    TARİHİ  28 ŞUBAT  MGK TOPLANTISI

    Günler öncesinden, medyada bu toplantının uzun süreceği ve son derece tartışmalı geçeceği söyleniyordu.

    Saat 15’de başlayan toplantıyı Demirel kısa bir konuşmayla açtı. Ardından MİT tarafından hazırlanan “Radikal Dinci Akımların Rejime Etkileri” başlıklı raporu okundu. Ardından Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Korgeneral Çetin Saner, irtica ile ilgili bir rapor takdim etti.

    Genelkurmay Başkanı Karadayı ve kuvvet komutanları da söz alıp irticai gelişmeler ve laiklik ihlalleriyle ilgili iddialarda bulundular. Genelkurmay tarafından hazırlanan 18 maddelik önerilerinin de MGK kararı olarak kabul ve ilan edilmesini istediler. Komutanların ardında söz alan Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan ve Tansu Çiller askerlerin önerilerine sıcak baktıklarını söylediler.

    Asker ve sivil kurul üyelerinin tamamına karşı tek başına kalan Başbakan Erbakan, 9 saat süren toplantının sonuna doğru önce Demirel’in önündeki Anayasa kitapçığını istedi ve şunları söyledi: “Bazı odaklar hükümetimizle ordumuzu karşı karşıya getirme gayreti içindedirler.

    Biz laikliğe değil, laikliğin din düşmanlığı şeklindeki anlayışa karşıyız. Toplantıda gösterilen film ve okunan raporlar istihbarata değil, yönlendirmeye dönüktür ve MOSSAD kaynaklıdır. Getirdiğiniz 18 maddelik tekliflerin MGK kararı haline getirilmesini istiyorsunuz. Bu tekliflerin büyük bir bölümü biraz önce okuduğum Anayasanın 2. maddesine aykırıdır.

     Siz ikinci maddede sadece laikliğe vurgu yaptınız. Anayasa bir bütündür. 2.maddedeki, toplumun huzuru, demokrasi, insan haklarına saygı, milli dayanışma, adaletli muamele hükümlerini gözardı ettiniz.”

    9 saat sonra toplantı sona erdi. Basın mensupları Erbakan’ın söyleyeceklerini özellikle merak ediyorlardı. Onun söyleyeceklerinin, 19 Şubat 2001 tarihinde yapılan MGK’daki Sezer-Ecevit çatışmasının ardından meydana gelen bir gelişmenin olmasını bekleyenler de vardı.

    Hatırlarsınız, 19 Şubat 2001 günkü MGK toplantısında Ecevit ve Bakanları yarım saat sonra toplantıyı terk etmişlerdi. Ayağının tozuyla basının önüne çıkan Ecevit “Cumhurbaşkanının terbiye sınırlarını da aşan beyanları sebebiyle toplantıyı terk ettik” demişti.

    Bu olayın ardından ülkemiz, siyasi, ekonomik ve sosyal alanda bir deprem, hem de Richter ölçeğine göre 8-9 şiddetinde bir deprem yaşamıştı.

    Buna mukabil Erbakan toplantının ardından yüzündeki tebessümü bile değiştirmedi.

    “Toplantıda Türkiye’nin her türlü meselesini görüş birliği içinde gözden geçirdik” dedi.

    Dilimizde şimdilerde unutulan anlamlı bazı kelimeler var. İtidal, teenni, sabır ve basiret. Gerçek devlet adamları Erbakan Hoca gibi bu kelimelere uygun hareket ederler.

    Bu olayın ardından bazı malum çevreler Erbakan’ı 28 şubat sürecinde, yeterince sert tepki göstermediği ve direnmediği için eleştirdiler.

    “Erbakan’ın inadı üç gün sürdü. Paşa paşa imzaladı” dediler.

    Ama yıllar sonra bir mahkemede 28 şubat tarihli MGK’nın gizli olan zabıtları açıklanınca, gerçekler, Erbakan’ın sonuna kadar nasıl direndiği ortaya çıktı.

    Bu gerçekler karşısında gazeteci Ahmet Hakan “Hocam bizi affet” başlıklı yazıyla Hoca’dan özür dilemişti.

     

    ERBAKAN VE DIŞPOLİTİKA

    Erbakan hep bir “LİDER ÜLKE” anlayışıyla bağımsız bir dış politika uygulamasını savunmuştur. Bu anlayışla 1974 Kıbrıs Harekâtı, Erbakan’ın öncülüğünde gerçekleşmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı, “Şahsiyetli ve Milli Dış Politika” anlayışının bir sonucudur.

    İngiliz Ulusal Arşivine göre, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın mimarı Necmettin Erbakan’dır. Ankara İngiliz Büyükelçisinin İngiliz Dışişlerine yazdığı raporlar da aynı görüşü teyit etmektedir.

    Rumların Kıbrıs’ta, 1963 ve 1967 yıllarında olduğu gibi, 1974’te başlattığı “Türklere Soykırım”, Zurich anlaşması gereğince Türkiye’ye Kıbrıs’a müdahale imkânı vermişti.

    Başbakan Ecevit bu müdahaleyi, anlaşmanın tarafı olan İngilizlerle birlikte yapalım diyor, bunun için İngiltere’ye gitmeyi planlıyordu.

    Erbakan Hoca ısrarla, Rumlardan, Yunanistandan yana olan İngilizlerin böyle bir müdahaleye yanaşmayacağını söylemekteydi ama Ecevit İngiltere’ye uçtu. Onun Türkiye’den ayrılışının ardından, Erbakan, Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’la birlikte bir odada Kıbrıs konusunu müzakere ettiler. Semih Sancar Kıbrıs’a müdahale gereklidir diyor ama şu endişesini de Erbakan Hoca’ya açıklıyordu:

    “1963’te İsmet Paşa başbakanken, 1966’da ise Demirel başbakanken Kıbrıs’a müdahale kararı alındı. Askerler Mersin’de gemilere bindirildi. Amerika ve Avrupa baskı yapınca, müdahale yapılamadı. Eğer bu sefer de, Amerika’nın müdahalesiyle askerimiz gemilerden indirilirse, artık Kıbrıs’ı unutmak lazım, Başbakanım” demişti.

    Erbakan Hoca;  “Paşa gönlünü geniş tut.”dedi.Karşında Milli Görüşçüler var. Milli Görüşte, kılıç bir kere kınından çıkarsa, görevini bitirmeden kınına giremez.” dedi ve Başbakan vekili sıfatıyla Orduya Kıbrıs’a müdahale talimatını verdi.

    Cumhuriyet döneminde, Batılılaşma yönünde atılan büyük adımlar sonunda, Türkiye İslam ülkeleriyle olan bağını büyük ölçüde koparmıştı.

    Erbakan; tarihinden, kültüründen koparılmış kardeş Müslüman ülkelerle ilişkileri zayıflamış bir Türkiye’nin Batı’ya bağımlı bir hale düşürüldüğünü ifade ediyor, Müslüman Ülkelerle kardeşçe ilişkilerin tesisi için gayret gösteriyordu.

    İşte bir örnek;

    Ağustos 1980 tarihinde İsrail Kudüs’ü başşehir yaptığını ilan etti. Demirel Hükümeti Batı’ya bağımlı dış politika anlayışıyla, İsrail’in bu kararına çok cılız bir sesle karşı çıktı. MSP olarak Dış İşleri Bakanı Hayrettin Erkmen’i müteaddit defa ikaz ettik. Tavırlarında bir değişme olmadı. Onun üzerine Hayretin Erkmen hakkında Meclise bir gensoru önergesi verdik. Sonucunda gensoruyla Hayrettin Erkmen’i bakanlıktan düşürdük

    6 Eylülde de Kudüs için, Filistin için Konya’da muhteşem bir miting düzenledik. Bütün bunlar, 12 Eylül 1980 askeri darbesi için gerekçe oldular.

    12 Eylül 1980 askeri darbenin ardından, Erbakan Hocamız başta olmak üzere, parti üst yönetiminden 23 arkadaş tutuklandılar.

    Biz tutuk evinin ismini “Kirazlıdere Tutuk Evi” diye koymuştuk. Yaklaşık bir yıl süreyle bu tutukevinde kalındı.

    Hocamızı anlatırken, Kirazlıdere tutukevini anlatmamak olmaz. Hocamız bu millete sevdalıydı. Bu ülkeye, insanlığa hizmet etmek için çırpındıkça engellendi, yasaklandı, horlandı ve hapse atıldı. Bilmiyorum dünyada Erbakan kadar partisi kapanan ve siyasi yasaklı hale getirilen bir başka lider var mıdır? İşte bu  Kirazlıdere hayatımızın belki en hüzünlü ama aynı zamanda en güzel hatıralarının yaşandığı yer oldu.

    Meşhur sözdür; Bir insanı tanımak için, ya birlikte yolculuk yapacak ya da alışveriş yapacaksınız. Bunlara ilaveten ben de diyorum ki; (Allah vermesin) ya da birlikte hapse gireceksiniz. Tecrübeyle gördüm ki tutukevleri insanların ayarını tam olarak ortaya koyan mekânlardır. Bu yüzden Hocamızı çok daha yakından tanımak imkânına kavuştum. Her zaman mütevekkil, her zaman ümit var, azmini, heyecanını kaybetmeyen, hapishane şartlarında bile Türkiye ve İslam Âlemi için büyük hedefleri ortaya koyabilen Erbakan Hoca, hepimize örnek oldu. Babayiğitlik denince, mangalda kül bırakmayanların orada nasıl darmadağın olduklarını ibretle gördük. Bizler büyük bir tevekkül içinde kendimizi ibadete vermiştik. Günümüzü; namaz, Kur'an, dua ve hadis dersleri için planlamıştık. İbadetler dışında sohbetler, şakalarda  yapılıyordu.

    Zaman içinde Selamet koğuşundaki arkadaşlarımı da daha yakından tanıma imkânım oldu. Güzel ahlaklarını, tevekkül ve sabırlarını takdir ettiğim bu arkadaşlarımızın diğer bir vasfını da hayret ve memnuniyetle tespit ettim. Edebiyata ve şiire olan düşkünlükleri. Bunlar arasında, Fehmi Cumalioğlu, Süleyman Arif Emre, Yasin Hatipoğlu, Şevket Kazan gibi kitap sahibi şairler de vardı. Şekerlemelere maniler yazan değil, gerçek şairler.

    Süleyman Arif Ağabey, yatağında yan yatarken, kâğıda kaleme uzanır, aruz vezniyle şu beyit’i yazardı.

    Bahar  oldu letafetle bezendi mülküYezdan’ın,

    Çiçeklerde zarafet dersi vardır, şimdi Rahman’ın.

    Buna kısa bir süre içinde Yasin Hatipoğlu kardeşim, bu “Bahar oldu” gazeline şu nazireyi sunardı.

    Kadernak olmayı değmez, hazanda bin bahar vardır,

    Tahammül eyleyen zate, misilsiz lale-zar vardır,

    Eğer solduysa, tüm dehrin gülistanındaki güller,

    Zemane “dur” diyen Hak’da, yeni bir Gülizar vardır.

    Yasin Kardeşim benim içinde lütfedip şu dörtlüğü yazmıştı;

    Muhterem Recai Kutana;

    Takat tükenir, el ermez mecale,

    Bir kalp ki bürünür bin türlü hale.

    Bu kadar sıkleti çekemez heyhat…

    Kırılır bir anda, sanki PİYALE…

     

    Şevket Kazan Kardeşim de,

    Ne hikmettir? Doğuşta

    Sen ağlarken, el güler.

    Bir yanda ulvi gaye,

    Öbür  yanda hevesler.

    Hakkı  yol  tut kendine

    Öylesine yaşa ki;

    El ağlarken dünyadan

    Sen gülerek gidiver . diyordu.

    Maruz kaldığımız bu kadar insaf ve mantık dışı isnatlar karşısında, isyan duygularına kapılmak yerine, bütün bu olan bitenleri hafife, alaya alma, espri dolu bir üslupla hicvetme yolunu tercih etmiştik. Bu tutumumuz “Selamet Koğuşu”nu sık sık kahkahaya boğardı.

    İşte iddianameyi hafife alan bir örnek. Savcı 49 sayfalık iddianameyi okurken 78 defa “şeriat devleti” tabirini kullanmıştı. Bir arkadaş Selamet Koğuşunda şunları söylemişti. “Yahu hiçbir arkadaşımızın ağzından “şeriat devleti” sözünün çıktığını duymadım. Sakın Savcı 78 defa “şeriat devleti” diyerek “şeriat devleti” propagandası yapmış olmasın?

    Yasin Hatipoğlu olayları alaya alan tavrıyla şöyle demişti;

    “Mademki bizi hapsettiler, ben de mahpusluğun bütün şartlarını yerine getireceğim. Ayağında Anadolu usulü bir kumaş  şalvar, üstünde yakasız çizgili bir gömlek, başında bir yün papak, elinde 99’luk uzun bir tespih, iyice uzamış burma bıyıklarıyla Türk filmlerindeki, zayıfların koruyucusu, şirretlerin korkulu rüyası bir hapishane kabadayısını andırıyordu.

    Selamet koğuşunu dışarıdan görenler olsa herhalde “Bunlar bir askeri darbenin bir numaralı gerekçesi sayılan ithamlarla hapsedilmiş değiller, dostlarıyla birlikte tatil yapmaya gelmişler” derdi.

    Erbakan Hocamız, Tahir Büyükkörükçü Hoca ile iki kişilik odada kalıyordu. Onun dışındakiler ise, biz koğuşlarda kalıyorduk. Lütfi Doğan Hoca, Fehmi Cumalioğlu, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Şener Battal, Temel Karamollaoğlu, Yasin Hatipoğlu, Fehim Adak ve Ben hep bir aradaydık. Selamet koğuşu dediğimiz koğuş en meşhur koğuştu. Bütün gündüz ve gece faaliyetleri Selamet Koğuşu’nda yapılıyordu. Orada kendimize göre bir hayat kurmuştuk. Herkesin en imrendiği KOĞUŞ bizimki idi.

    Çünkü;

  • En temiz koğuştu,

  • Hiç sigara içilmezdi,

  • Kilere bitişik koğuştu,

  • Sohbetlerin yapıldığı koğuştu.

    Bütün yaptığımız faaliyetlere Hocamız da eksiksiz katılırdı. Sabah ve öğleden sonra yarım saatliğine havalandırma programı vardı. Hızlı hızlı yürürdük. Kültürfizik yapardık. O yürüyüşler de bile, disiplin bozulmazdı. Hocamızla birlikte dört beş arkadaş onunla birlikte yürürdü. O zamanlar rahmetli hocamızın enerjisi gayet yerinde. Boyu da uzundu. Onun yürüyüşüne pek ayak uyduramazdım. Ara sıra koşarak yetişirdim.

    Birinci derece yakınlarımızın, ailelerimizin ziyaretleri şöyle olurdu. Bina 3 katlı idi. Bir bodrum, bir zemin ve birinci kat. Biz birinci kattayız. Ziyaretçiler giriş katında kabul ediliyordu. Ziyaretçi salonun yarısını demirle kafes haline getirmişler. Kimin ziyaretçisi gelmişse, anons ediliyordu. Ziyaretçilerle görüşmeden önce bizi demir kafesin içine koyuyorlardı. Kafesin karşısında bir masa etrafında, 3-5 sandalye ve süngülü asker vardı. Ailemizin gelişini pencereden takip ederdik. O tarihte Hocamızın çocukları çok küçüktü. Hocamız, rahmetli Nermin Hanım ve çocuklarını pencereden hüzünle selamlardı.

    Koğuşta sabah namazı kılınıyor, sabah namazından sonra ise, Lütfi Doğan Hoca, işrak vaktine kadar bir cüz okuyor. Biz de Kur'an’dan takip ediyorduk. Çoğu kez askeriyenin verdiği kahvaltılara yetişemiyorduk. Şevket Kazan kardeşimizin “Şafak Restoran” diye bir lokantası var idi. “Şafak Restoran”, Şevket Kazan’ın yatağının üstü. Şevket Kazan, askerlerin kantininden peynirdi, domatesti, salatalıktı, alır hazırlar tam bir lokantacı intibasını vermek için, peçeteyi omzuna atar, “buyurun” derdi. Hocamız başta olmak üzere bizler, gider Şafak Restoran’da kahvaltımızı yaparız. Ondan sonrada ödevler başlar. Ödev dediğin, herkes bir hafta içerisinde sayı itibari ile 41 Yasin-i Şerif okuyacak. Öğlen namazına kadar bunlarla meşgul olurduk. Öğlen namazı cemaat ile kılınır. İkindiden sonra Lütfi Doğan Hoca Hadisi Şerif dersi verirdi.

    Her hafta bir hatim indirilirdi. Ben cüzleri dağıtır, Perşembe akşamı Hatmin ikmal edildiğini, Lütfi Doğan Hoca’ya bildirirdim. O da hatim duası yapardı.

    Bazı günler, Şevket Kazan yeni bir marifetini daha ortaya koyar, Fehim Adakla birlikte Selametçi Kardeşler İlahi Grubu’nu kurardı.

    Ahmet Remzi Hatip’in bacanağı Şair Bekir Sıtkı Erdoğan’ın şu şiiri  ilahi olarak okunurdu:

    Gariplik tuttu boynumdan,

    Büker Mevlaya Mevlaya.

    Gözüm her derdi göynümden,

    Döker Mevlaya Mevlaya.

     

    Dolaştım beldeler, boylar,

    Urum, Türkmen, Arap köyler,

    Pınarlar, çeşmeler, çaylar,

    Akar Mevlaya Mevlaya

    Bu ilahinin ardından Şevket Kazan Aşık Yunus’un Bursalı “Bülbül Hoca” tarafından meşhur edilen şu gazelini okumaya başlardı.

    İsmi Sübhan virdin mi var ?

    Bahçelerde yurdun mu var ?

    Bencileyin derdin mi var ?

    Garip Garip ötme bülbül.

    Seher vakti Hak Hak derken

    Beni de unutma Bülbül.

    İlahi grubunda, Şevket Kazan, Fehim Adak, Ahmet Remzi Hatip, Temel Karamollaoğlu ve Recai Kutan vardı. Dediğim gibi hüzünlü ama güzel günlerdi.

    KİRAZLIDERE hikayemizin ardından tekrar ERBAKAN Hocamız ERBAKAN’ın “DIŞ POLİTİKA” anlayışına dönelim

    Erbakan’ın aynı bağımsız dış politika anlayışıyla şunlar da gerçekleştirildi.

    Amerika’nın ısrarla karşı çıkmasına rağmen, “İran Doğalgaz Hattı” anlaşması imzalandı ve başlandı. İslam Âlemi’nin ayağa kalkmasını ve “Yeni Bir Dünya”nın kurulmasını ve İslam Birliğini amaçlayan D-8 projesi de onun öncülüğünde gerçekleşti.

     Erbakan Müslümanlara Emperyalist güçlere “HAYIR” denilebileceğinin, “ONURLU” durabileceğinin örneklerini de gösterdi.

    İSLAM KONFERANSIÖRGÜTÜNEÜYELİK

    Asırlar boyunca İslam Âlemine Bayraktarlık yapmış Türkiye, İKÖ üyesi değildi. Bu örgütün toplantısı 1976 yılında İstanbul’da yapılacaktı. Ev sahibi Türkiye ise GÖZLEMCİ üye idi. Bu utanç verici durumun gerekçesi Laiklikti.

    Hoca ortaklarına, biz bu utancı taşıyamayız. Eğer İKÖ’ye toplantıdan önce tam üye olamayacaksak, biz hükümetten çekileceğiz deyince, İKÖ’ye tam üye olundu.

    Erbakan hoca, her vesileyle Müslüman Ülke temsilcilerine, gücü ve menfaati Hak sebebi sayan Batının gerçek yüzünü anlatır, Müslüman ülkelerin bir ümmet şuuruyla birlikte hareket etmelerini öğütlerdi.

    Erbakan, Türkiye gemisinin Batı’ya dönük rotasını, Milli Yön’e döndüren bir “LİDER”dir. Sadece Türkiye’yi değil, İslam âlemini de etkilemiş, İslam Dünyasında Siyasi uyanışa da vesile olmuştur. Bu yüzden İslam Âlemi, Hocamızı bir İslam Mücahidi, İslam Lideri olarak benimsemiştir.

    İslam Âlemi’nin bazı önderleri hocamız hakkında şu değerlendirmeleri yapmışlardır.

  • Tunuslu büyük İslam Âlimi GANNUŞİ, “Erbakan benim de hocalarımdan biriydi. Ondan çok şey öğrendim.”

  • Hamas Lideri HALİT MEŞAL “Bize göre ERBAKAN, ikinci Abdülhamit’tir.”

  • KATAR’DAN Büyük İslam Âlimi KARDAVİ, “Erbakan hayatı boyunca Müslümanlara önderlik etmiş ve İslam Ümmetinin uyanış ve dirilişinde büyük hizmetler yapmıştır.”

  • MISIR İhvan-ı Müslim’inden Mehdi AKİF, “Ben onu takvasıyla, ilmiyle fikir ve projeleriyle, Allah’ın bu asra gönderdiği bir MÜCEDDİD olarak tanıdım.”

  • Fas’ta “Adalet ve Kalkınma Partisi”, Endonezya’da “Refah ve Adalet Partisi” mensupları, partilerini kurmadan önce, cemaat çalışması yapmaktaydılar. Erbakan’ın telkin ve tavsiyesiyle, partilerini kurdular. Şimdi bu iki parti de parlamentolarında temsil ediliyorlar. Bu partilerin Genel Başkanları bize “Erbakan sadece sizin değil, bizim de Liderimizdir.” demişlerdir.

    ERBAKANIN  KALKINMA ANLAYIŞ

    LİDERÜLKE KALKINMASI

    Erbakan, maddi ve manevi kalkınmanın birlikte ele alınmasını savundu. Koalisyon ortağı olduğumuz hükümetlerde, özellikle 54. Erbakan Hükümetinde, reel üretim ekonomisine geçiş, faiz lobisinin sömürüsünün engellenmesi, refahın tabana yayılması gibi uygulamalardan menfaatleri zedelenen bazı sömürücü çevreler çok rahatsız oldular. Bunun ardından bu hükümeti düşürmek için neler yaptıklarını biliyorsunuz.

    Erbakan’ın “Ağır Sanayi ve İleri Teknoloji” hamlesini başlatması, iç borçlanmayı durdurması, yıllık karlarının %87’sini faizden elde eden rant çevresini harekete geçirdi. Ama bu kadar yoğun muhalefete rağmen, uygulanan farklı ekonomik politikayla, işçiye, memura, emeklilere, çiftçiye, esnafa, tüccara, sanayiciye çok büyün imkânlar sağlandı. Ekonomi ayağa kalkmaya başladı.

     

     

     

    MANEVİKALKINMA

    Milli GörüşPartilerinin Koalisyon ortağıolduğu dönemlerde,

  • Dindarlara yapılan baskı önlendi.

  • İnancından dolayı hapse düşenlere af getirildi.

  • AP tarafından kapatılan İmam hatiplerin orta kısımları açıldı.

  • Binası halk tarafından yapılmış 80 İHL eğitime açıldı.

  • Koalisyon ortaklıkları döneminde 4 yılda 350 İHL, 10 Yüksek İslam Enstitüsü 3000 Kur-an kursu açıldı.

  • İHL mezunlarının üniversitelere girmeleri sağlandı.

  • Müslüman ülkelerden alınan diplomaların muadeleti sağlandı.

  • Kara yoluyla Hac’ca gidiş serbest oldu.

  • Devlet kurumlarında Mescit açıldı.

  • 5 yıllık plana “manevi kalkınma bölümü” eklendi.

ERBAKAN VE SOSYAL POLİTİKALAR

54’üncüRefah YolHükümeti BaşbakanıNecmettin Erbakan’ın öncelikle ilgilendiği konu, özürlülerin, düşkünlerin, yoksulların, fakir fukaraların, korunmaya muhtaççocukların, ihtiyaçsahibi vatandaşların sıkıntılarınıgidermek “Kerim Devlet”,“Sosyal Devlet”in sorumluluklarınıyerine getirmekti. Erbakan hükümetinde Refah Partili Prof. Dr. Sacit Günbey münhasıran sosyal meselelerle ilgilenecek bir devlet bakanıolarak belirlenmiştir.

Başbakan Erbakan’ın vali ve kaymakamlara gönderdiği ilk genelgede, ülkemizdeki ihtiyaçsahibi vatandaşların kapıkapıdolaşarak bizzat yetkililer tarafından araştırılıp tespit edilmesi ve bilgisayara kaydedilmeleri istenmiş, ülkemizde açve açıkta tek bir insan kalmayıncaya kadar bu çalışmaların sürdürülmesi istenmişti.

Bu konuda şu çok hayırlıve başarılıçalışmalar yapıldı. Halk arasında “Fak-Fuk-Fon”diye bilinen “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşfik Fonun"da biriken kaynaklardan önemli bir kısmının bütçeye aktarılmasıönlendi ve bu kaynakların tamamı asli amacına uygun olarak kullanılmaya başlandı.

Korunmaya muhtaççocuklar için önemli projeler hazırlanıp uygulamaya konuldu. Bunlarda birisi “Aileye Dönüş”Projesiydi. Geçim sıkıntısıiçinde olan bazıaileler, çocuklarınıçocuk esirgeme kurullarına vermekteydi. Bu projeyle, ailelere çocuk başına yardım verilmeye başladı. Böylece çocuklar evlerinde kaldılar.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, terör sebebiyle üçbin civarında köy ve mezra’nın boşaltılmasıyla 3 milyona yakın insanımız hiçbir lojistik destek almadan şehirlerin varoşlarına gelmişve perişan olmuşlardır. Bunlara yiyecek, yakacak, giyecek, ilaçve tedavi imkânlarısağlanırken, Erbakan Hükümeti tarafından ilk defa “Köye dönüşprojesi”başlatılmıştır. Bunun, için valiliklere gerekli tahsisat gönderilmiştir.

Dar gelirli ailelerin üniversitede okuyan 200 bin çocuğuna 70 euro karşılığında burs verilmiştir.

Özürlülerle ilgili ilk defa bu hükümet döneminde 3 kanun hükmünde kararname çıkarılmıştır. Özürlüler dairesi başkanlığıkurulmuştur.

Şu hususa özellikle dikkatinizi çekerim. Birer cümleyle açıklanan şu başarılar için, haftalarca, aylarca mücadele edilmiştir.

Bu kadar haksızlık, zulüm ve engellemelere rağmen bütün bu hayırlıhizmetleri gerçekleştiren Muhterem Hocamızıbir sevgi seliyle saygıyla 27 Şubat 2011 günüRahmet-i Rahman’a uğurladık. Peki, bütün bu sevgi ve saygısellerinin sırrıneydi? İnandığışeyde, inancınıhiçbir kınayıcının kınamasına aldırışetmeksizin hayata geçirme gayretlerinde…

Hocalarınıuğurlayan milyonlar, hocalarına yapılan saygısızlıkları, haksızlıklarıbir araya gelerek cevapladılar. Onu tarihe gömmek isteyenlerin 28 Şubat’ınıtarihin kara sayfalarına gömdüler. Hakaret etmeden, küfür etmeden, sadece yürüyerek, sadece tekbir getirerek…

28 Şubat döneminin kudretli bir komutanıAmerika’dan seslenmişti. Demokrasiye balans ayarıyaptık diye. Cenazede gördük Balans ayarınasıl yapılırmış”.

Vefatının üzerinden 3 yıl geçmişolmasına rağmen, hala gök kubbemizde Erbakan Hoca’nın gür sesi yankılanmaktadır.

O ses Hocanın bizlere emanet ve vasiyet ettiğşu hususlarıhatırlatmaktadır.

  • “Önce Ahlak ve Maneviyat” sancağını şerefle taşıyacaksınız.

  • Hak-Batıl Mücadelesinde, Hakk’ın Mücahit erleri olacaksınız.

  • Maddi ve Manevi kalkınmayı birlikte uygulayacaksınız.

  • Türkiye’nin sanayileşmesini sağlayacaksınız.

  • “Milli ve şahsiyetli bir Dış Politika”yı savunacaksınız.

  • D-8’i hedefine ulaştıracaksınız.

  • Her alanda tam bağımsız bir Türkiye için mücadele edeceksiniz.

  • Herkese özgürlük, herkese adalet, herkese refah için çalışacaksınız.

  • Ezilen, horlanan, hakkı yenilen, yoksulluk ve açlığa mahkûm edilen herkese sahip çıkacaksınız.

  • “Yaşanabilir Bir Türkiye”, “Yeniden Büyük Türkiye” ve “Yeni Bir Dünya” idealine sımsıkı sarılacaksınız.

    Erbakan Hoca, önceleri şu sebeplerden dolayı toplumun bir bölümü tarafından yeterince anlaşılmamıştır.

  • Erbakan’ın topluma sunduğu büyük ileri hedeflerin önemi, çoğu kere 15-20 yıl sonra ancak anlaşılabilmiştir. Bu yüzden Erbakan zaman zaman hayalci olarak takdim edilmiştir.

  • Erbakan anti demokratik, baskıcı bir düzenin şartlarından dolayı “Kuş Dili”yle konuşmak durumunda kalmıştır. Bu da anlaşılmasını zorlaştırmıştır.

  • Erbakan Batının kavramları yerine, İslam’ı referans olarak oluşturduğu “İslami Terminoloji”yi kullanmakta idi.

    Bu da bazı kesimlerde, anlaşılmayı zorlaştırıyordu.

    Ama zaman geçtikçe Hoca, daha da iyi anlaşılacaktır. Tıpkı yüce bir dağın ihtişamının, o dağın eteklerinden uzaklaştıkça daha iyi algılanışı gibi.

    Hepimizin üzerinde çok büyük emeği ve hakkı olan Muhterem Erbakan Hocamıza Cenab-ı Hak’tan tekrar rahmet ve mağfiret diliyoruz.

    Sevdası sevdamız, duası duamız, gayesi gayemiz olsun.

    Siz muhterem kardeşlerimi tekrar, sevgi ve saygıyla selamlıyor, Cenab-ı Hakk’a emanet ediyorum.